“İlk görüşte aşk”, “birbirleri için yaratılmışlar”, “mutlu son”...
Bu cümleler kulağa romantik geliyor, değil mi? Filmler, diziler ve sosyal medya bize hep aynı hikâyeyi anlatıyor: aşk varsa her şey hallolur. Peki gerçek hayatta gerçekten böyle oluyor mu?
Ayala Malach Pines, tükenmişliği “beklentilerle gerçeklik arasındaki farkın yarattığı duygusal, zihinsel ve fiziksel yorgunluk” olarak tanımlar. Yani, ilişkilerinde yüksek beklentiler taşıyan idealist kişiler, çoğu zaman tükenmişlik denilen bu bedeli öderler.
Modern dünyada aşk, adeta hayatın anlamı hâline geldi. Dindarlığın, ideolojilerin ve topluluk bağlarının zayıfladığı bir çağda birçok insan için tek anlam kaynağı artık romantik ilişkiler. Popüler kültür de bu inancı sürekli besliyor, birbirine çok âşık ve çok mutlu görünen çiftlerin hayatlarına maruz kalıyor ve kendi hayatlarımızla kıyaslıyoruz.
İnsanlık tarihinin büyük kısmında evlilik, romantik aşk üzerine kurulmazdı. Bugün ise insanlar mutluluğu sadece bir kişide bulmayı bekliyor. “Bir kez evleneceksin” düşüncesiyle başlayan bu süreç kusursuz düğünler, alışverişler ve “hayatımın aşkı” beklentileriyle birleşiyor. Ancak beklenti yükseldikçe gerçeklik daralıyor. Pines’a göre, aşka hayatın anlamını yükleyenler, ilişkinin bunu veremediğini fark ettiklerinde tükenmişliğe sürükleniyor.
Tükenmişliğin Belirtileri
Tükenmişlik bir anda değil, yavaş yavaş gelir.
Eşe duyulan sevgi azalır, konuşmalar kısalır, birlikte geçirilen zamanlar anlamını yitirir.
Pines, bu süreci “duygusal, zihinsel ve fiziksel bitkinlik” olarak tanımlar:
Bu noktada kişiler genellikle karşı tarafı suçlar. Oysa sorun çoğu zaman kişisel değil, kültürel olarak şekillenmiş romantik ideallerin ağırlığıdır.
Tükenmişlik sadece bireysel bir deneyim değildir, içinde yaşadığımız kültürün de bu deneyimde etkisi vardır.
Geniş aile bağlarının zayıflaması, topluluk desteğinin azalması ve şehir hayatının yalnızlaştırıcı etkisi, eşlerin birbirinden daha fazla şey beklemesine yol açtı. Günümüzde çiftler kolayca şehir hatta ülke değiştirebiliyor. Ailelerinden ve sosyal çevrelerinden uzaklaşan çiftler, birbirlerinden hem en iyi arkadaş, hem sevgili, hem ebeveyn, hem de motivasyon kaynağı olmayı bekliyorlar. Bu da ilişkinin doğal sınırlarını zorluyor.
Pines, çiftlerde tükenmişliği artıran üç temel kaynaktan söz eder:
Bu dinamikler sürdükçe, sevgi dolu bir birliktelik bile zamanla bir mücadele alanına dönüşebilir.
Pines’a göre, ilişkiyi onaran ve canlı tutan üç koruyucu unsur vardır:
Ayrıca her ilişkinin hem “köklenme” (güven, sadakat) hem de “gelişme” (yenilik, öğrenme) duygusuna ihtiyacı vardır. Fazla kök salmış ama gelişmeyen ilişkiler zamanla sıkıcı hale gelirken, sadece yenilik arayan ilişkiler köklenemediği için kısa ömürlü olur.
Gerçekçi Aşk, Sürdürülebilir Aşktır
Çiftlerde tükenmişlik, sevginin bittiği değil; hayalin gerçeğe çarptığı noktadır.
Sorunun çözümü partneri değiştirmekte değil, aşkı tanımlama biçimimizi değiştirmektedir. Gerçek aşk, her an mutlu olmayı değil, birlikte büyümeyi ve bazen hayal kırıklıklarıyla yaşamayı da içerir.
Bir ilişkide tükenmişliği azaltmanın yolu büyük jestlerden çok küçük farkındalıklarla başlar:
Beklentileri fark etmek, onları gerçekçi bir zemine oturtmak, karşımızdakinin yaptığı ufak şeylere “teşekkür ederim” diyebilmek…
Yazan: Klinik Psikolog Tuğana Gültekin
Kaynakça
Pines, A. M. (1996). Couple Burnout: Causes and Cures. New York: Routledge.