Kaygı Misafiri
Kimilerimizin son zamanlarda sık sık duyduğu, kimilerimizin çeşitli sebeplerden çok uzun zamandır aşina olduğu “kaygı” herbirimiz için hayatın önemli bir parçası. Farklı kelimelerle ifade etmiş olabiliriz, ona; stres, korku, sıkıntı, endişe, panik gibi kelimelerle seslenmiş olabiliriz. Onu göğsümüzde bir sıkışma, sesimizde, ellerimizde titreme, terleme, üşüme veya ürperme gibi birçok şekilde de hissetmiş olabiliriz. Hayatımızın belirli dönemlerinde kaygıyı bir misafir gibi kapımızda buluruz. Bir sınava girmeden önce yaşadığımız o tanıdık çarpıntı, önemli bir sunumdan önce nefesimizin hızlanması ya da yeni biriyle tanışırken içimizde beliren gerginlik… Bunların her biri aslında zihnimizin bizi koruma çabasının bir yansımasıdır. Zihin, “Dikkatli olman gerekiyor” mesajı verir; beden de bu mesaja eşlik eder. Peki kaygı hayatımızın işlev ve davranışlarını nasıl etkiliyordur? Buna dair farkında olduğumuz ve olmadığımız çok fazla durum olabilir.
Fakat bazı zamanlarda kaygı, yalnızca kritik anlarda ortaya çıkmakla kalmaz; günlük yaşamın içine ince bir sis gibi yayılır. Sabah uyanır uyanmaz başlayan bir tedirginlik, gün içinde kendini yoklayan bir sürekli endişe hali, akşam eve geldiğinde hâlâ bedenini bırakamayan bir gerginlik… Kaygı bu kez misafir değildir; evin içinde dolaşmaya, hatta zaman zaman yönetimi ele almaya başlar.
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), kaygıyı yalnızca “kötü bir his” olarak değil; zihnimizin yaptığı tahminler, bu tahminlerin oluşturduğu duygular ve bu duyguların yönlendirdiği davranışlar üzerinden anlamamıza yardımcı olur. BDT’ye göre kaygı, çoğu zaman bir düşünceyle başlar:
“Ya bir şey ters giderse?”
Bu düşünce, kalp atışını hızlandırır, nefesi kısaltır, kasları gerer. Ardından kişi kendini korumak için bazı davranışlar geliştirir; kaçınmak, ertelemek, geri çekilmek ya da aşırı kontrol etmeye çalışmak gibi. Yani kaygı, sadece “hissettiğimiz” bir duygu değildir — aynı zamanda “düşündüğümüz şeylerin” ve “davrandığımız biçimlerin” bir sonucudur.
Bu bakış açısıyla kaygıya şefkatle yaklaşmak çok daha kolaylaşır. Çünkü o zaman anlarız ki kaygı; zayıflık, bozukluk veya kişilik kusuru değil, zihnimizin bizi korumaya çalışırken bazen gereğinden fazla alarm vermesiyle ilgili bir süreçtir. Ve süreç olduğu için de değiştirilebilir, yönetilebilir ve dönüştürülebilir. Gelin birlikte bu kaygı misafirinin farklı kıyafetlerle hayatımızda nasıl misafirliğe geleceğini inceleyelim.
Sosyal İlişkilerde Kaygı: Kişi yanlış anlaşılmaktan, yetersiz görünmekten ya da sevilmemekten korkabilir. “Acaba bana kızdı mı?” gibi düşünceler sürekli zihni meşgul eder.
Sonuç olarak geri çekilme veya fazla uyum sağlama davranışları ortaya çıkabilir.
Romantik İlişkilerde Kaygı: Partnerin mesajına geç cevap vermesi, zihnindeki yoğunluktan dolayı belirli bir dönemde normal dönemler kadar ilgili bir katılımcı olmaması tehdit gibi algılanabilir. Kişi bunu reddedilme ya da terk edilme ihtimali olarak yorumlayabilir. Bu da ya fazla yaklaşma ihtiyacı ya da ani uzaklaşma davranışlarına yol açabilir.
İş ve Akademik Hayatta Kaygı: Sunum yapma, hata yapma ya da eleştirilme korkusu belirgin olabilir. Mükemmeliyetçilik ve aşırı çaba çoğu zaman kaygıyı besler. Erteleme ya da sorumluluk almaktan kaçınma sık görülür.
Günlük Rutinlerde Kaygı: Kişi sürekli tetikte olabilir, her şeyi kontrol etme ihtiyacı duyabilir.
Belirsizlikte durmak zorlaşır, boş kalınca endişeler artabilir. Uykuya dalmak güçleşebilir veya sabahları gergin uyanılabilir.
Kendilik Algısında Kaygı: “Yeterince iyi değilim” veya “Hata yapmamalıyım” gibi katı düşünceler öne çıkar. Kişi kendi performansına ya da değerine karşı aşırı eleştirel olabilir. Bu da özgüveni zedeler ve kaygı döngüsünü güçlendirir.
Duygusal Alanda Kaygı: Huzursuzluk, gerginlik, belirsizlikte duramama hissi sık görülür. Kişi kontrol kaybından korkabilir ya da kendini kırılgan hissedebilir. Duygular hızla dalgalanabilir ve yoğunlaşabilir.
Zihinsel Alanda Kaygı: Kaygı zihinde genellikle “ya şöyle olursa?” sorularıyla başlar. Zihin olumsuz senaryoları hızla büyütür ve gerçekmiş gibi hissettirir. Bu da kişiyi, olmayan tehlikelere karşı tetikte tutar.
Kaygı, başlangıçta düşündüğümüz gibi zararlı bir misafir değildir. Aslında bedenimizde var olmasının amacı, bizi olası tehlikelerden korumaktır. Hayatımıza yalnızca gerçekten tehlikeli durumlarda misafir edersek, kaygı oldukça faydalı bir duygudur.
Onunla sağlıklı bir ilişki kurmak için önce kaygıyı tanımak gerekir. Gelmek istediği zaman, içinde bulunduğumuz durumun gerçekten tehlikeli olup olmadığını gözden geçirmek, kaygıyı yönetmenin ilk adımıdır. Böylece kaygıyı düşman olarak görmek yerine, bize yol gösteren bir rehber olarak görebilir ve hayatımızda daha bilinçli seçimler yapabiliriz.
Yazan: Psikolog Melike Ayşe AĞIRMAN