Gözevlerimizden Bağıran: Kaygı
“Sevgililer yüzüne karşılık geldim
kaygı bağırdı gözevlerimde.”
Der, Cahit Zarifoğlu Ağartı şiirinde. Evet, hepimiz kaygılanırız. Kimi zaman bir sınav öncesinde, kimi zaman bir telefon çaldığında, kimi zaman da kalbimizin nereye ait olduğunu bilemediğimizde… Kalbimiz hızla atar, nefesimiz sığlaşır, düşüncelerimiz dağılır. Peki nedir bu kaygı? Neden bu kadar tanıdık, ama bir o kadar da yorucu bir duygu?
Kaygı, aslında yaradandan bize verilen en kadim koruma sistemlerinden biridir. Bir alarm sistemi gibi… Duyguların her biri bize bir mesaj taşır: korku, bizi korur; öfke, sınırlarımızı hatırlatır; suçluluk, değerlerimizi gösterir. Kaygı ise yaklaşan bir tehlikeyi haber verir. Tıpkı evimizdeki duman dedektörü gibi, bir şeylerin ters gittiğini sezdiğinde alarm çalar.
Tehlike algılandığında, beynimizin derinliklerinde yer alan amigdala adlı bölge devreye girer. Amigdala, duygusal tepkilerden — özellikle de korku ve kaygıdan — sorumlu bir yapıdır. O, adeta beynimizin “alarm merkezi” gibidir. Bir tehdit sezdiyse, beyin sapına “hazırlan” komutunu gönderir ve böylece sempatik sinir sistemi harekete geçer. Kalp daha hızlı atar, kaslar gerilir, nefes hızlanır. Çünkü beden “kaç ya da savaş” moduna geçmiştir. Aslında bu biyolojik düzenek vesilesiyle, insanoğlu binlerce yıl boyunca fiziksel tehlikelere karşı hayatta kalabilmeyi başarmıştır.
Lakin modern dünyada karşılaştığımız “tehlikeler” artık çoğunlukla fiziksel değil, psikolojik ya da toplumsal niteliktedir. Artık bizi kovalayan bir yırtıcıdan değil, bir olasılıktan, olasılıklardan kaçıyoruz. Bir söz, bir e-posta, bir beklenti, bir bakış - bunların her biri zihnimizde tehdit gibi algılanabiliyor. Hal böyle iken beynimiz, bu tehditlerin fiziksel mi yoksa zihinsel mi olduğunu ayırt edemez. Beyin aynı sinyali verir, alarm aynı şekilde çalar.
İşte bu yüzden, biri bize kızdığında da bir toplantıya geç kaldığımızda da telefonumuz çaldığında da aynı sistem devreye girer. Kaygı bazen gerçekten gerekli bir uyarıdır: sınava çalışmamızı, yolda dikkatli yürümemizi, işimizi zamanında yapmamızı sağlar. Ama alarm sürekli çalmaya başlarsa, artık koruyucu değil, tüketici hale gelir.
Sonuçta, gerçek bir yangın olmadığı halde sürekli çalan bir alarm sistemi oluşur. Sürekli tetikte kalmak, hem bedeni hem zihni yorar. Uyku bozulur, konsantrasyon azalır, kalp ritmi değişir, sindirim sistemi etkilenir. Oysa çoğu zaman, “yangın” yoktur -sadece dumanı hatırlatan bir düşünce vardır. Kaygı artık bizi korumaktan çok, tüketmeye başlar. İşte bu noktada, kaygı bir “bozukluk” değil ama yardıma ihtiyaç duyan bir “sinyal” haline gelir.
Yine de kaygının bize anlattığı mühim bir şey daha vardır: Çünkü kaygı, aslında hangi değerlere sahip olduğumuzu, neleri önemsediğimizi de gösterir. Bir öğrenci sınavdan kaygılanır çünkü emeğini ve başarısını önemser. Bir anne çocuğu için kaygılanır çünkü sevgisi derindir ve iyi bir anne olmak ister. Bir insan ilişkilerinde kaygılanır çünkü bağ kurmak onun için anlamlıdır. Kısacası, kaygı çoğu zaman “önemsediğimiz” yerden ses verir.
Bu yüzden kaygıyı tamamen susturmaya değil, onu anlamaya çalışmak gerekir. Onun neyi korumaya çalıştığını fark ettiğimizde, sesini kısmak yerine, neden çaldığını öğrenmiş oluruz.
Eğer bu içsel alarm artık yönetilemez bir hale geldiyse, profesyonel destek almak da kıymetli bir adımdır. Bir terapist eşliğinde kaygının dilini çözmek, onunla savaşmadan yaşamayı öğrenmenin en etkili yollarından biridir. Çünkü kaygı, bize zarar vermek için değil, bizi yaşatmak için vardır. Kaygı bağırınca gözevlerimizde, onu dinlemeyi öğrendiğimizde, aslında kendimizi de duymaya başlarız.
Yazan: Psikolog Fatma Zehra GÖÇMÜŞ