Kendimize Dair İnançların Arka Planı
Günlük hayatta yaşadığımız bazı zorlayıcı deneyimler, farkında olmadan kendimizle ilgili güçlü ve kalıcı inançlar geliştirmemize neden olabiliyor. Özellikle psikososyal işlevselliğimizin olumsuz etkilendiği ve psikolojik olarak zayıf düştüğümüz dönemlerde, yaşanan durumu çevresel koşullar, bağlam ya da anlık tepkiler üzerinden değil; doğrudan benliğimiz üzerinden açıklama eğilimi gösterebiliyoruz. Bu da “Bende bir sorun var”, “Yetersizim”, “Başarısızım” gibi genelleyici ve sert içsel çıkarımlara kapı aralıyor.
Örneğin sosyal ortamlarda yoğun kaygı yaşayan bir öğrenciyi ele alalım. Ders esnasında hocası beklenmedik bir anda soru sorduğunda öğrenci yoğun bir heyecan yaşar; kalp atışı hızlanır, bedensel gerginlik artar ve zihninde adeta bir donukluk hissi oluşur. Aslında bu durumda soruya cevap verememesi oldukça anlaşılabilir bir tepkidir. Ancak çoğu zaman kişi bu deneyimi “Heyecanlandım ve o an zorlandım” şeklinde değil; “Demek ki ben başarısızım”, “Zeki değilim”, “Herkesin içinde rezil oldum” gibi kendilik değerini hedef alan çıkarımlarla anlamlandırır.
Oysa duruma fizyolojik açıdan baktığımızda, burada işleyen mekanizmanın bambaşka olduğunu görürüz. Beyin, yoğun stres ve tehlike algısı altında kaldığında, daha çok hayatta kalmaya ve hızlı tepki vermeye odaklı olan limbik sistem (özellikle amigdala) aktive olur. Bu sırada planlama, dikkat, akıl yürütme ve sözel ifade gibi işlevlerde önemli rol oynayan ön beyin bölgelerinin etkinliği geçici olarak azalabilir. Yani kişi o an gerçekten “daha az düşünebildiği” bir biyolojik durumun içindedir. Bu, kişinin zekâsı ya da kapasitesiyle ilgili kalıcı bir gösterge değil; stresin beyin üzerindeki doğal bir etkisidir.
Ancak bu fizyolojik süreçlerin farkında olunmadığında, yaşanan zorluk kolaylıkla kişinin kendisiyle ilgili olumsuz ve gerçekle örtüşmeyen inançlara dönüşebilir. Zamanla bu inançlar pekişir, benzer durumlarda kaygıyı daha da artırır ve bir kısır döngü oluşur. Kişi yalnızca o an zorlanmakla kalmaz; aynı zamanda “Ben böyleyim” düşüncesiyle kendisini sınırlandırmaya başlar. Bu fizyolojik süreçlerin etkisine bir örnek olsa da benzer örnekler çevresel ve bağlamsal faktörler için de düşünülebilir.
Psikoterapi sürecinde ise bu tür deneyimlerin arka planı birlikte ele alınır. Yaşanan olayların bağlamı, bedensel tepkiler, otomatik düşünceler ve bunların zaman içinde nasıl inançlara dönüştüğü anlaşılmaya çalışılır. Amaç, kişinin kendisine dair geliştirdiği hayatın gerçekliğiyle pek de uyuşmayan anlatıyı fark etmesi; bunun yerine daha gerçekçi, şefkatli ve esnek bir bakış açısı geliştirebilmesidir. Böylece kişi, yaşadığı zorlanmaları kişisel bir kusur olarak değil; insan olmanın ve biyolojik-psikolojik süreçlerin doğal bir parçası olarak değerlendirme becerisi kazanabilir.
Yazan: Klinilk Psikolog Ali ŞAHİN