Yükleniyor, lütfen bekleyiniz.

Travmayı Önlemek Mümkün Mü?

Travmayı Önlemek Mümkün Mü?

Birçok insan travmayı, ortaya çıktıktan sonra tedavi edilmesi gereken bireysel bir ruh sağlığı sorunu olarak düşünür. Klinik psikoloji literatürü de uzun yıllar boyunca travmanın etkilerini anlamaya ve iyileştirmeye odaklanmıştır. Oysa özellikle insan eliyle gerçekleşen travmatik olaylar düşünüldüğünde farklı bir soru da sorulabilir: Travma yalnızca tedavi edilmesi gereken bir deneyim midir, yoksa ortaya çıkmadan önce önlenebilir mi? Bu soru travmayı yalnızca bireysel bir psikolojik deneyim olarak değil, aynı zamanda toplumsal ilişkiler ve kültürel normlarla şekillenen bir olgu olarak düşünmeyi gerektirir.

 

DSM-5’e göre travma, kişinin gerçek ya da tehdit edilen ölüm, ciddi yaralanma veya cinsel şiddet içeren bir olaya doğrudan maruz kalması, bu olaya tanık olması, yakın bir kişinin başına geldiğini öğrenmesi ya da mesleki görevleri gereği bu tür olayların ayrıntılarıyla tekrar tekrar karşılaşması gibi durumları kapsamaktadır. Literatürde travmatik deneyimler arasında savaş ve çatışma deneyimleri, çocukluk çağı istismarı ve ihmali, aile içi şiddet, ağır kazalar, cinsel saldırı ve toplumsal şiddet olayları gibi birçok durum yer almaktadır. Bu tür olayların ortak özelliği, bireyin güvenlik algısını, kontrol duygusunu ve dünya ile kurduğu temel güven ilişkisini sarsabilmeleridir. Nitekim travmatik yaşantıların yalnızca akut stres tepkilerine yol açmakla kalmayıp uzun vadede kişilerarası ilişkiler, anlam sistemi ve benlik algısı üzerinde kalıcı etkiler bırakabildiği gösterilmiştir (van der Kolk, 2003).

 

Travma araştırmaları özellikle insan eliyle gerçekleşen travmatik olayların bireyler üzerinde daha derin ve kalıcı etkiler bırakabildiğini göstermektedir. İşkence, cinsel saldırı, sistematik şiddet ya da organize istismar gibi deneyimler yalnızca fiziksel güvenliği değil, aynı zamanda insanların birbirine duyduğu temel güveni de zedeleyebilir. Bu durum travmanın yalnızca bireysel bir deneyim olmadığını, aynı zamanda kişilerarası ve toplumsal bir boyut taşıdığını göstermektedir. Doğal afetler gibi bazı travmatik olayların tamamen önlenmesi mümkün olmasa da risk azaltma ve hazırlık yoluyla etkileri sınırlandırılabilir. Buna karşılık insan kaynaklı travmaların önemli bir kısmı toplumsal normlar, eğitim süreçleri ve kurumsal düzenlemeler yoluyla azaltılabilir ya da önlenebilir. Bu noktada travmanın yalnızca bireysel bir ruh sağlığı sorunu olarak ele alınması yeterli olmayabilir. Travmatik olayların önemli bir kısmının insanlar arası ilişkiler ve toplumsal davranışlarla bağlantılı olması, travmayı aynı zamanda toplumsal bir mesele olarak düşünmeyi de gerektirir. Bu perspektiften bakıldığında travmayı önlemeye yönelik çabalar yalnızca hukuki düzenlemeler veya kurumsal mekanizmalarla sınırlı değildir. Toplum içinde gelişen dayanışma pratikleri de bu süreçte önemli bir rol oynayabilir.

 

Toplumsal dayanışma, bireylerin ortak bir soruna karşı birbirlerinin deneyimlerine duyarlılık göstermeleri, destek sunmaları ve kolektif farkındalık geliştirmeleri olarak tanımlanabilir. Sosyal bilimler literatüründe dayanışmanın toplum içindeki zararlı davranışları görünür kılma, etik normları güçlendirme ve ortak sorumluluk duygusunu artırma gibi işlevleri olduğu vurgulanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında dayanışma yalnızca bir destek mekanizması değil, aynı zamanda uzun vadede toplumsal davranış kalıplarını etkileyebilen bir süreçtir. Dayanışma içinde ortaya çıkan farkındalık çalışmaları, eğitim faaliyetleri veya savunuculuk girişimleri bu sürecin farklı biçimleri olarak görülebilir. Bu tür girişimler çoğu zaman “aktivizm” olarak adlandırılsa da, daha geniş bir perspektiften bakıldığında bunların tümü toplumsal dayanışmanın farklı ifadeleri olarak değerlendirilebilir.

 

Travma literatürü dayanışmanın iyileşme süreçleri açısından da önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Travma sonrası iyileşme üzerine önemli kuramsal katkılardan biri Judith Herman tarafından ortaya konmuştur. Herman travma iyileşmesini üç aşamalı bir süreç olarak tanımlar: güvenliğin yeniden kurulması, travmatik anıların hatırlanması ve yas süreci, ardından kişinin yeniden bağlantı kurması. Bu son aşama yalnızca bireyin kendisiyle ve yakın çevresiyle kurduğu ilişkileri değil, aynı zamanda daha geniş bir toplumsal bağlamla kurduğu ilişkiyi de kapsayabilir. Herman’a göre bazı bireyler travmatik deneyimlerini başkalarının benzer zararlar yaşamamasına katkıda bulunma yönünde bir motivasyona dönüştürebilirler. Herman’ın “mağdur misyonu” olarak adlandırdığı bu yönelim, travmatik deneyimin bireyin yaşamında yeni bir anlam kazanmasına da yardımcı olabilir (2007).

 

Bu perspektiften bakıldığında toplumsal dayanışma yalnızca travma yaşamış bireyler için bir destek mekanizması değil, aynı zamanda travmatik zararların gelecekte ortaya çıkma olasılığını azaltabilecek bir toplumsal öğrenme süreci olarak da düşünülebilir. Bir toplumda şiddet, istismar veya ihmal gibi davranışların görünür hale gelmesi, bu davranışların kabul edilemez olduğuna dair ortak bir bilinç oluşturulması ve bu bilincin eğitim, kültür ve kurumlar aracılığıyla aktarılması, uzun vadede travmatik zararların azalmasına katkı sağlayabilir. Bu açıdan dayanışma, yalnızca mevcut yaraları sarmaya çalışan bir pratik değil; aynı zamanda yeni yaraların oluşmasını önlemeye yönelik bir koruyucu ruh sağlığı yaklaşımı olarak da değerlendirilebilir.

 

Bu süreçte travma yaşamış ya da travmatik olaylara tanıklık etmiş bireylerin deneyimleri önemli bir kaynak oluşturabilir. Travmanın psikolojik etkilerini doğrudan deneyimlemiş kişiler, bu tür zararların görünür hale gelmesine ve anlaşılmasına katkıda bulunabilirler. Onların deneyimleri, travmanın yalnızca bireysel bir acı olmadığını, aynı zamanda önlenebilir bir insan deneyimi olduğunu hatırlatabilir. Elbette travma yaşamış bireylerin bu tür süreçlerde aktif rol alması her zaman mümkün ya da gerekli değildir. Yeniden travmatize olma riski, güven duygusunun henüz yeterince yeniden inşa edilmemiş olması veya travma belirtilerinin devam etmesi bu tür katılımı zorlaştırabilir. Bununla birlikte bazı bireyler için yaşadıkları deneyimi başkalarının benzer zararlar yaşamamasına katkı sağlayacak bir çabaya dönüştürmek anlamlı bir iyileşme yolu olabilir.

 

Bu nedenle toplumsal dayanışma, iki yönlü bir etki yaratma potansiyeline sahiptir. Bir yandan travma yaşamış bireylerin deneyimlerini anlamlandırmalarına ve başkalarıyla yeniden bağ kurmalarına yardımcı olabilir. Diğer yandan toplum içinde zararlı davranışların görünür hale gelmesini sağlayarak uzun vadede travmatik deneyimlerin ortaya çıkma olasılığını azaltabilir. Üstelik yalnızca kendi yaşamlarımızda değil, medya aracılığıyla dünyanın farklı yerlerinde yaşanan sayısız travmatik olaya sürekli olarak maruz kalıyor olmak, birçoğumuzda psikolojik yorgunluk, çaresizlik ve etkisizlik duygularını artırmaktadır. Böyle bir ortamda dayanışma, yalnızca başkalarının acısına verilen etik bir yanıt değil; aynı zamanda bireylerin bu çaresizlik duygusunu dönüştürmelerine yardımcı olabilecek bir psikolojik kaynak olarak da düşünülebilir. Başkalarının yaşadığı travmalara duyarlılık göstermek, bu deneyimleri görünür kılmak ve zarar verici davranışların azalmasına katkı sağlayacak kolektif çabalara katılmak, hem bireysel anlam duygusunu güçlendirebilir hem de gelecekte daha az travmatik deneyimin yaşandığı bir toplumsal ortamın oluşmasına katkıda bulunabilir.

 

Yazan: Klinik Psikolog Betül Çakır Mete

 

Kaynakça 

  • American Psychiatric Association. (2022). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders. American Psychiatric Publishing.
  • Herman, J. (2007), Travma ve İyileşme.
  • Van der Kolk, B. A. (2003). Psychological Trauma. American Psychiatric Publishing.